Şeniz Eken’in Haberi…
Diyarbakır’ın çokkültürlü hafızasını “Gavur Mahallesi”nin sokaklarından dünyaya taşıyan usta yazar Mıgırdiç Margosyan, vefatının dördüncü yılında doğup büyüdüğü topraklarda bir hatıra eviyle selamlanıyor. Surp Giragos Kilisesi’nin avlusunda açılan hatıra evi, sadece bir yazarı değil, bir kentin kaybolmaya yüz tutmuş ruhunu da ağırlıyor.
Diyarbakırlı Ermeni yazar Mıgırdiç Margosyan’ın kalemiyle taşına, toprağına can verdiği Sur’un dar sokakları, şimdi onun anılarını saklayan bir “Hatıra Evi”ne kucak açıyor. Surp Giragos Kilisesi’nin avlusunda, yazarın vefatının dördüncü yılında kapılarını açan bu mekân, hem bir vefa borcu hem de geleceğe bırakılmış bir kültürel miras niteliğinde.

Margosyan’ın yaşamına, kitap fuarlarındaki imza kuyruklarına ve kilise avlusundaki kahve sohbetlerine tanıklık eden Ermeni Vakfı gönüllüsü Armen Demirciyan ile bu anlamlı mekânı ve “Ahparig”ini konuştuk.
“O Bizim Büyük Abimizdi”
Armen Demirciyan için Margosyan, sadece dünya çapında bir yazar değil, her şeyden önce bir yol göstericiydi. Tanışıklıklarının kilisenin restorasyon sonrası açılışıyla başladığını belirten Demirciyan, o günleri derin bir özlemle yad ediyor:
“Birebir tanırdım Margosyan’ı. Burada, bu avluda beraber oturur, uzun uzun sohbet ederdik. Kentte gerçekleşen kitap fuarlarında bir an olsun yanından ayrılmaz, ona yardımcı olurdum. Bizim için bir değerdi; hem bir Ermeni olarak hem de bu toprakların sesi olarak. Onun yokluğu cemaatimizde tarif edilemez bir burukluk bıraktı. O bizim abimizdi, ‘ahparigimizdi’. Ermeniceyi bile biraz ondan öğrendim.”

Gavur Mahallesi’nin İzinde Bir Miras
Hatıra evinin bulunduğu kilise avlusu, Margosyan’ın çocukken oyunlar oynadığı, ilk adımlarını attığı yer. Demirciyan, yazarın İstanbul’a taşınsa da ruhunun hep Sur’da kaldığını dile getiriyor:
“Kilisenin arka tarafında kalan mahallede doğmuş olsa da çocukluğu bu avluda geçmiş. İstanbul’a yerleşse de Diyarbakır ile bağını hiç koparmadı. Vakıf başkanımız Ergün Ayık’ın öncülüğünde ve cemaatin bağışlarıyla bu evi ayağa kaldırdık. İstiyoruz ki yakın geçmişimiz, kültürümüz ve Margosyan’ın ismi asla unutulmasın.”

“Sadece Bir İsim Değildi Margosyan”
Demirciyan’a göre bu mekân, Margosyan’ın edebi kimliğinin ötesinde, Ermeni toplumunun varoluş mücadelesini de temsil ediyor. Osmanlı döneminde 150 bin olan Ermeni nüfusunun bugün 25 aileye kadar düştüğünü hatırlatan Demirciyan, hatıra evinin önemini şu sözlerle anlatıyor:
“Aslında burada sadece bir ismi değil, bir kimliği görünür kılıyoruz. Onun mücadelesi, Ermeni kimliğinin mücadelesiydi. Biz de onun izinden yürümeye çalışıyoruz. Margosyan, kitaplarında ‘Gavur Mahallesi’ni, Diyarbakır’ın yemeklerini, tarihini ve sanatını yaşattı. Biz de bu acıyı ve kültürü burada diri tutmak zorundayız.”
Yaşayan Bir Mekân Hayali
Henüz çok yeni olan hatıra evi için hedefler büyük. Mekânın sadece müze olarak kalmasını istemediklerini belirten Demirciyan, burada kültür sanat etkinlikleri yapmayı düşündüklerini söylüyor:
“Şu an işleyiş yeni yeni oturuyor. Ancak ileride buranın yaşayan bir mekân olmasını istiyoruz. Kültür-sanat etkinlikleri yapılsın, insanlar gelip bu atmosferi solusun… Benim için bu mekân, yıllardır koparıldığımız akrabalarımızla yeniden buluşma noktası. Bu kilise sayesinde dünyanın dört bir yanındaki akrabalarımı buldum. Babamın, atalarımın yaşayamadığını ben burada; tarihle, sanatla yaşamak istiyorum.”



Bir Kahve, Bir Sohbet, Bin Hatıra
Konuşmamızın sonunda, Demirciyan gözlerindeki hüzün ile Margosyan ile olan en yalın anısını paylaşıyor:
“Buraya gelir, avluya otururdu. Hep kahve isterdi benden, ben de hemen yapıp getirirdim. Sohbet ederdik. Kitaplarını imzalarken yanındaki o kalabalık, o sevgi seli hâlâ gözümün önünde. Çok fotoğrafımız var, anıları başucumuzda saklı. Bizim için büyük bir kayıp, acısı hâla çok taze.”
Mıgırdiç Margosyan Hatıra Evi, ‘Gavur Mahallesi’nin yitik hikâyelerini geleceğe taşıyan sessiz bir tanık, bir hafıza durağı…


